Gölge Benlik ve Hapishaneler

Bu, şu (yasa) gereğidir: Allah, bir topluma bahşettiği nimeti o toplum özbenliğine yabancılaşmadıkça asla değiştirmez: zira Allah her şeyi işitendir, tarifsiz bir ilimle bilendir. (Enfal:53)

 

Hapishaneler bir milleti tanıyabilmek için çok mühim bir imkandır. Zira o demir parmaklıklar ardında o toplumun hemen her kesiminden insan tipiyle karşılaşmak mümkündür.

 

Şayet yaptığınız iş dini rehberlik ise bu mesleği o insanları gerek sosyolojik gerekse psikolojik anlamda tanımadan yapmak mümkün olmaz. Bu sebeple her gün başka bir mahkumla konuşup onların iç dünyalarına doğru keşiflerde bulunuyor bunu da mahremiyet sırlarına sadık kalarak sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.

 

Bugün bir mahkum, hapishanede çalışmak sana nasıl bir tecrübe kazandırdı? diye sordu. Kendisine bu vazife vesilesiyle içinde yaşadığım Amerikan toplumunu daha iyi tanıma  fırsatı bulduğumu  söyledim.

 

Aslında bana en ciddi kazandırdığı tecrübe  kendimi daha iyi tanımama vesile olması diyebilirim. Evet, daha evvel hiç ismini duymadığım inanç sistemlerini, çeteleri, uyuşturucu mafyalarını, aile sorunlarını veya toplumsal bir çok tecrübeyi okuyan ve araştıran biri olarak hapishane isimli okulda öğrenmiş olabilirim ancak daha mühim bir katkısı olduysa kanımca o, hapishanelerin insanın kendisini daha iyi tanımasına vesile olmasıdır.

 

Psikoloji ilmi’nin en mühim isimlerinden ,Carl Gustav Jung “Kendimiz dışındaki kimselerle ilgili rahatsızlık duyduğumuz şeyler bizim kendimizi tanımamıza vesile olur” der. Zira o rahatsız olduğumuz şeyler Jung’ın Gölge teorisine göre aslında bizim bastırdığımız gölge kişiliklerimizdir.

 

Jung ; “Bir kimsede bazı şeyler çok ciddi öfkeye sebep oluyorsa aslında o kimsenin bilinç dışı dünyasında o çok rahatsız olduğu şeye yönelik zaafı vardır” der. Şayet bunlar o kimsede olmasaydı aşırı rahatsız olmak yerine normal bir tepkiyle geçiştirirdi.

 

Bir kimse olağan üstü bir tepki veriyorsa aslında o çok öfkelendiği şeyin kendisinde olduğunu bilmeli ve o sevmediği şeyi yapanı anlamaya çalışmalıdır. Jung, bu konuyu “Gölge teorisi” ile açıklar ve bir kimse o öfkelendiği şeyi ne kadar çok bastırmışsa o şeye o kadar çok tepki verir der.

 

İnsanın gölge kişiliği yok olmayabilir lakin başkalarına yönelik yargılayıcı yönü azalabilir. Nasıl ki güneş en tepeye çıktığında, gölgemiz azalıyorsa kişi de kendi benliğini tanıdığı zaman nispeten o kınayıcı ve yargılayıcı gölge kişilik zaptu rapt altına alınabilir.

 

Aslında yargıladığımız ve ayıpladığımız şeyler biz onları hiç yapmasak dahi bir gölge kişilik olarak bizde gizli olarak var olan kimlikerimizdir. Onlar gizli anlamda biziz aslında.

 

Mesela küfredilmesinden aşırı rahatsız olan bir kimsenin belki gölge kişiliğinde küfredemediği için bastırdığı duygular olabilir. Jung, verilen tepkiyi o kişinin hakaret duygusunu bastırması ile açıklar. “Madem ki senin gölge kişiliğin bunu yapıyorsa onlara olağan üstü tepki vermemelisin” der.

 

Siyasal gündemin içinden konuşacak olursak, kimilerinin aşırı Mustafa Kemal tepkisinde aslında gizli bir hayranlık duygusu olduğunu düşünüyorum. Nitekim onu otoriter ve jakoben ilan edenler de siyasal anlamda güç sahibi olunca aynen o eleştirdikleri isim gibi davranmaları bunun delilidir.

 

Bununla beraber kimilerinde  haddi aşan Erdoğan alerjisi de yine bu tespitimizi doğrulamaktadır. Bir çok siyasi veya dini cemaat liderlerinde olan bu aşırı tepki aslında onun gibi olabilme gizli arzusudur. Bu misaller tam tersinden de çoğaltılabilir.

 

Lakin sosyal tepkilerimizi tersinden  düşündüğümüz zaman sadece bireysel değil toplumsal barışın da sosyal ve siyasal anlamdaki gölge kimliklerimizle barışmakla mümkün olması muhtemeldir.

 

Mahkumlar ise yaşadıkları cemiyetin en fazla kınanan ve tahkir edilen evlatları. Aslında kanımca onlar sosyolojik anlamda yaşadıkları toplumun gölgeleri. O halde bir toplumun da gölgesi ile barışması  gerekir. Gölge ile barışmak ise gölge olmak değildir. Dolayısıyla bir suçu meşru görmekten veya tahfif etmekten bahsetmiyorum.

 

Lakin Jung’ın bizim idrak dünyamıza kattığı bilinçten hareketle onların da yaşadığımız toplumun gölgesi olduğuna inanıyorum.Bu gölge hep olacak lakin güneş en tepeye çıktığında yani o toplum kendi benliğine yabancılaşmayıp onu tanıdığında o gölge azalacak ve daha hoşgörü dolu bir dünya ortaya çıkacak.

 

Hapishanede dini rehber olarak çalışmak bende suça ve suçluya bakışta ufuk açtı diyebilirim.Suç’un imha suçlu’nun inşa edilerek kazanılması gerektiğini düşünüyorum. Lakin bunu yapmak için kendimizle yüzleşmemiz ve hem bireysel hem de sosyal benliğimizi tanımamız gerekiyor.

 

Amerika’ya ilk geldiğim yıllar verdiğim seminerlerde “Müslüman terörist olamaz” gibi duygusal refleksle konuştuğumu itiraf etmeliyim. Aslında bu duygusal refleks, oğlu hırsızlık yapan bir baba’nın “Benim oğlum bunu asla yapamaz” demesine benziyordu.

 

Oysa ki insan bu ve her şey yapabilir. Böylesi bir duygusal refleksi olan bir baba, ya oğlunu evlatlıktan reddeder veya  o isnad edilen suçu asla kabul etmez. Ben “Müslüman     terörist  olmaz” şeklindeki yaklaşımı da buna benzetiyorum. Hapishane ortamı için her suçu irtikap etmiş olan müslüman mahkumların  terör  gibi bir suçu da irtikap ettiği ve edeceği aşikardır.

 

Böylesi örneklerle karşı karşıya kaldığımızda üç farklı şekilde davranabiliriz.

 

Birincisi bu kimselerin suçlarını inkar etmek. Müslüman terörist olamaz mislalinde olduğu gibi.

 

İkincisi bu kimselerin dinini inkar etmek. Dolayısıyla işlediği suçtan dolayı oğlunu evlatlıktan reddeden baba gibi o kimselerin imanını inkar etmek.

 

Üçüncü yol ise duygusal bir refleks olmaktan ziyade daha makul ve rasyonel yol olan bu kimseleri sosyal bir gölge olarak tanımlayarak, bunlar aslında bizim bir parçamız, diyerek onların suçlarına ceza vererek onları insan olarak yeniden kazanmaya çalışacağız.

 

Hapishaneler ve mahkumlar bizim hem bireysel hem sosyal anlamda gölge benliklerimizdir. Kendimizi tanımamıza yardımcı olduğu için üzerinde durulması gereken ehemmiyetli psiko-sosyolojik bir olgudur.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *