Değişimin Kodları: Algı, Duygu ve Davranış
“.. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez..” (Rad:11)
Algı, düşünceyi, düşünce, duyguyu, duygu , davranışı ve davranışlarımız hayatın bizzat kendisini yönetir. Şayet kendi hayatımızın öznesi olmak istiyorsak işe algılarımızdan başlamamız gerekir.
Amerikan hapishanesindeki mülakatlarımda mahkumlara evvela algılarını yönetmeyi tavsiye ediyorum. Algıyı yönetmede ise din, kuşkusuz çok önemli bir yere sahiptir. Aslında huzur veya huzursuzluk insanın kafasında yani algısında başlar veya biter.
Hapishaneye müebbet ceza ile gelen bir mahkum bu yaşayacağı tecrübeyi ?imtihan’ veya ?Rabbani koruma’ ya da ?terbiye’ olarak algılasa, o çok sınırlı ve bir o kadar zahmetli ahval ve şerait altında dahi huzuru ve sukuneti bulması mümkün olur.
Algının, duyguyu ve davranışı nasıl etkilediğine dair hayatın içinden basit bir misal verecek olursak; diyelim ki metropolde bir devlet dairesinde işiniz var ve uzunca bir kuyrukta bekliyorsunuz. Şayet algınıza, o bekleme sürecini ?zaman kaybı’ olarak kodlasanız, bu hal sizin düşüncenize ve duygularınıza sıkıntı olarak yansıyacaktır. Duygularınız ise davranışlarınıza yansıyacağından orada ya içten içe somurtacak ve etrafınıza negatif enerji saçacaksınız veya bir tatsızlık meydana gelecek ve birileriyle tartışacaksınız ya da sırada beklemeden oradan ayrılacaksınız. Şayet o bekleme sürecini algınıza, sırada iken birileriyle tanışma veya o kimseye vesile olma yani  hakkı hakikati anlatma olarak kodlasanız o dem o bekleyiş stresli ve zahmetli bir süreç olmaktan çıkar ve tatlı bir rahmete ve muhabbete inkılab eder.
Bir kimsenin kendisini değiştirmesi hem teolojiyi, psikolojiyi hem de o kimsenin yaşadığı toplumla alakalı olarak siyaset bilimini, sosyolojiyi ve aslında hayatın tümünü ilgilendiren bir mevzudur. Zira her şey aslında insanın iç dünyasını değiştirmesinde kilitlenir.
Kadim filozof Heraclitus, ” Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” ifadesiyle bir fıtrat yasasını özetler. Evet yine o’nun ifadesiyle madem “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” ve madem hücrelerimize kadar her bir şey bize ?Değişimde hayat var’ dersi veriyor öyleyse kozmik koronun şefi , halife-i ru-i zemin olan insanın bu kozmik koroda çatlak ses çıkarmaması icap eder.
İnsan, iradesi statik bir nesne değil iradeli dinamik bir öznedir. Ne ki kimileri yaşadığı cemiyeti, kenti veya dünyayı değiştirmeye muktedir olurken kimilerine kendini olumlu anlamda değiştirmek dahi nasip olmaz.
Oysa ki dünyayı değiştirmek insandaki dünyayı değiştirmekle mümkündür. Zira Fatır-ı Hakim bu konuda insanlığın değişmez bir yasasını şöyle dillendiriyor. :

“.. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez..” (Rad:11)

Evet, o halde değişim evvala insanların iç dünyalarında başlamalıdır.
Davranışlarımızı ve hayatımızı doğrudan etkileyen temel saik düşüncelerimiz ve algılarımız olduğundan din olgusunun insan hayatında değiştiren ve dönüştüren bir potansiyeli olduğunu inkar edemeyiz.
Bugün Amerikan hapishanelerinde en mühim departman, dini rehberlik ve psikoloji departmanlarının olduğu aşikardır. İnsanları içkiden, uyuşturucudan vazgeçirmede her ne kadar telkin ve terapi yöntemlerinin etkisi inkar edilemese de dini telkinlerle ve değerlerle insanları bu alışkanlıklarından vazgeçirmek daha da mümkündür.
Günlerce açlık grevinde bulunan ve hiç bir şey yemeyen mahkumları bedenlerine zarar veren bu eylemden vazgeçirmek hiç bir psikolojik telkin ve ikna yoluyla mümkün olmaz iken bazen ” Mülk Allah’ındır” hatırlatmasıyla mümkün olabiliyor.
Asr-ı Saadete gidecek olursak vahşi ve adetlerinde gayet inatçı ve mutaassıp bir topluluk entellektüel hiç bir geçmişi olmayan ümmi bir peygamber tarafından kısa bir sürede dünya’nın en vahşi ve bedevi insanlarını, kendilerini insanlık ailesine vakfeden numune-i imtisal bir içtimai yapı haline getirebildi.
Bugün sigara alışkanlığı gibi basit bir adetten vazgeçirmek için dahi  terapi seansları veya psikolojik telkinler kimileyin kifayet  etmezken dini değerleri telkin yoluyla insanların en ciddi hatalarından döndüklerini ve tövbekar olduklarını gözlemleyebiliyoruz.
Zira din, insanların algılarını ve düşüncelerini ve dahi duygularını doğrudan etkilediğinden insan hayatında da devrimci bir takım değişimlere neden olduğu aşikardır.
Kişi duygularını yönetmekle sorumludur zira duygular insanın değil insan duygularının yöneticisidir. İnsan psikolojisindeki öfke, suçluluk, mahcubiyet, güvensizlik, panik, kızgınlık, kırgınlık, endişe, incinmişlik, korku, mutluluk veya aşağılanmışlık gibi benzer duyguların davranışsal sonuçlarının olduğunu ve bunların insanların hayatını doğrudan etkilediğini biliyoruz.
Bugün hapishanelerdeki mahkumların hemen hepsi duygularını yönetemedikleri için hayatlarını doğrudan etkileyen bir mahkumiyet sürecini yaşamaktadırlar.
Algısını değiştiren mahkumlar, düşünce ve duygularını sonra da davranışlarını değiştirebiliyorlar. Öyle olunca içerde yaşadıkları İslami hayat, kimi zaman dışardaki molla ve softalardan daha sıhhatli, sahih ve dahi içten olabiliyor. Unutmayalım ki  değişimin kodları algılarımız, duygularımız ve davranışlarımızdır.
Mesela hayatın anlamını güç rekabeti olarak algılayan bir kişi kendisi dışındakilerini kolaylıkla ötekileştirir ve bu algısal yabancılaşma psiko-sosyal şartlar da müsait olduğunda onların cinayet, gasp, darb, yaralama, tecavüz veya taciz gibi suçlara bulaşmalarına sebep olur.
Oysa ki hayatın anlamını, o kimse sınanma ve imtihan olarak algılasa ve bu dini algı ise bilgiyle, duyguyla ve davranışla beslense o zat, yaşadığı dünyadaki kimseleri öteki değil ya hilkat veya din kardeşi olarak görecek ve kendisi gibi olmayanlara büyük ailemizin kayıp evladı muamelesi yapacaktır.
Bununla beraber çarpık dini algıların ve yorumların da insanı duyguları dumura uğratacağı ve çok tehlikeli davranışlara ve sosyal sonuçlara yol açacağı aşikardır. Aynı durum siyasi algı ve politik davranışlar içinde geçerlidir. Teolojik ve politik sapmaların temelinde dahi çarpık siyasi ve dini algılar vardır.
Mahkumlar üzerinde yaptığım gözlemlerde onların hapishaneye algı sapmalarından ve irade zayıflığından dolayı duygularını yönetemedikleri için davranış sapması içinde bulunduklarını ve büyük bir kısmının dini telkinlerle algılarını, duygularını ve davranışlarını değiştirerek kendilerini yeniden inşa ettiklerini görüyorum.
Algısını değiştirenler, düşünce ve duygularını sonra da davranışlarını değiştirebiliyorlar. Öyle olunca içerde yaşadıkları İslami hayat kimi zaman dışardaki molla ve softalardan daha sıhhatli, sahih ve dahi içten olabiliyor.
Değişmek bireylerin veya toplumların miracıdır. Bunun yolu ise değişimin kodları olan algılarımızı, duygularımızı ve davranışlarımızı yeniden yapılandırmaktır. Miraç, devrimci ve yenilikçi ruhların yapacağı bir iştir zira gelenek ve muhafazakarlık değişimciliğin önünde en büyük engeldir. O halde “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal” demeli ve  gerek bireysel gerekse toplumsal yükselişimiz için yeniliklere irade kalemimizle imza atabilmeliyiz.
21 Nisan 1938’de vefat eden, yenilikçi ve değişimci damarın bu yüz yıldaki en büyük ismi Muhammed Ikbale de selam olsun. Allah rahmet eylesin. Muhammed İkbal hacdan dönen hacılara soyle diyordu:  ” Hicazdan hurmalar getirdiniz, seccadeler getirdiniz; peki Ebubekirin bağlılığını, Ömerin adaletini, Osmanın hayasını, Alinin şecaatini getirdiniz mi?” diyordu.  İşte dini düşüncenin ve davranışların ihya edilmesi için dini algının yeniden inşasına dair müthiş bir tespit.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *